Hayatı boyunca huzuru aradı

20. yüzyılın en önemli yazarlarından olan Hermann Hesse’nin hayatı, eserlerinde olduğu gibi huzuru aramakla geçer.

Alman edebiyatı en bilinen, eserleri  farklı dillere çevrilen ve okunan yazarlardan biridir Hermann Hesse. Ömrü huzuru aramakla geçen Hesse, memleketinden bile bu uğurda vazgeçti. Savaşa adeta savaş açan Hesse, Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki saldırgan ve militarist tutumundan duyduğu rahatsızlıktan dolayı tarafsız olan İsviçre vatandaşlığına geçti. Öyle ki, savaş yılları onu derin bir bunalıma sürükledi. Bu durumla başa çıkmak için tedavi dahi gördü.

Savaştan kaçmak için ülkesinden vazgeçti

Savaş ve şiddet karşıtlığını yaşam felsefesi haline getiren Hermann Hesse, bunu eserlerine de yansıttı. Bunu anlatırken de kalemini ustaca kullandı. Önce bir bir huzursuzluğun hissedildiği Hesse’nin eserlerinin ilerleyen satırlarında  bu huzursuzluk çözüme kavuşturulur. Hesse bu huzursuzluğun sebebini ise içindeki boşluk olarak yorumlar. Önce bu boşluğu kabullenememe ve arayışın izleri görülür. Hesse, bu boşluğu bulmak için okuyucuyu kendi içsel yolculuğuna çıkarır. Hesse’nin geçirdiği bu manevi yolculuk, çoğu insanın yaşadığı varoluşsal sıkıntılara da ışık tutar.

Aradığı huzuru duvara çizdi

Bir dönemi hapishanede geçen Hesse, orada bile huzuru aramaktan vaz geçmedi. Hücresinin duvarlarına çizdiği manzara resminde, kendisine huzur veren ne varsa resmetti. Manzaranın içinde; ırmaklar, denizler, bulutlar, ekin biçen köylüler, doğanın koynuna sokulurcasına kıvrılarak uzanan küçük bir tren… Renker, renkler, renkler…

Hesse’nin tüm bu arayışları, aslında huzuru bulma yolculuğudur. Kendi yazdığı Boncuk Oyunu’ndaki  Magister Ludi’nin tatlı ve serin suda huzuru bulduğu gibi Hesse de İsviçre’nin küçük bir kasabasında huzur içinde hayata gözlerini yumdu.

Dövüş Kulübü’ne ilham veren dövüş

Yeraltı Edebiyatı’nın usta kalemleri arasında haklı bir şöhrete sahip olan Chuck Palahniuk, ‘Dövüş Kulübü’ ve romanlarındaki isyankar tarzı ile tanınır. Oysa asıl söylemek istediği ; para, şöhret, saygınlık, güzellik gibi kavramların anlamsız yalanlar olduğudur.

Aykırı, otoriteye baş kaldıran, eleştirel dilini ustalıkla eserlerine yansıtan Chuck Palahniuk’un ilham kaynağı ise yaşadığı olaylar. Zira, ünversite yıllarında tamirhanede çalışan Palahniuk’un hikayelerinin çoğu sıradan insanların başına gelebilecek ve bunalımlar sonucunda ortaya çıkmış.Tıpkı ilk yazdığı romanda kendi başına gelenler gibi. İlk romanı ‘Görünmez Canavarlar’ içeriği nedeniyle yayıncılar tarafından kabul görmeyen Palahniuk, yayıncılara olan öfkesi nedeniyle daha da ‘yok edici’ bir içeriğe sahip ‘Dövüş Kulübü’ nü yazar. Kitap, ironik bir şekilde yayıncılar tarafından kabul edilir ve bir baş yapıt ortaya çıkar.

Tatilde ettiği kavga hayata bakışını değiştirdi

Palahniuk’un Dövüş Kulübü romanını yazmasına sebep olan olay ise hayli ilginç. Roman; Palahniuk’an bunalımlı döneminden ziyade bir tatil gezisinde ortaya çıkar. Arkadaşlarıyla tatile giden Palahniuk, yan tarafta bulunan kamp alanından gelen yüksek sesli müzikten rahatsız olur ve tartışma yerini kavgaya bırakır. Bu olayda yaralanan Chuck’un yüzü tanınmaz hale gelir.

Özgürlüğün anahtarı kötü görünmek

Tatilden döndüğünde iş yerinde kimse kendisiyle ilgilenmez ve yüzünün durumunu sormaya cesaret bile edemez. Ve Palahniuk, insanın yeterince kötü görünürse dilediği gibi hareket edebileceğini keşfeder. Bu olayın ardından, devam ettiği edebiyat grubu ile beraber çeşitli gösteri ve eylemler yapar. Bu gösteriler, ‘Kargaşa Projesi’ isimli tiyatro oyununa ilham kaynağı olur. Kısa bir süre sonra da aynı isimle bir kısa öykü yayımlar . İşte bu öykü, üç ay içinde Fight Club (Dövüş Kulübü) romanına dönüşür.


ANTON ÇEHOV: Kimseyi onu sevdiğim gibi sevmedim

Rus yazarlar arasında kendine has üslubuyla fark oluşturarak ‘Çehov tarzı’ öykülere imza atan Anton Çehov, dünyanın en büyük yazarlarından olan Tolstoy’a büyük bir hayranlık besliyordu.

Doktor olan Anton Çehov, mesleğinin getirdiği duyarlılığı öykülerine de yansıttı. Çehov, her an karşılaşılabilecek olayları gerçekçi bir uslupla anlatırdı. İnsanların çaresizliğini kendine has tarzı ile anlatan Çehov, bunları özümseyebilmek için de insanların arasına karıştı. Tıpkı Tolstoy gibi… Tolstsoycu dünya görüşünü benimseyen Anton Çehov, Çar tarafından mahkum edilenlerin hayat koşulları anlayabilmek için bir Uzakdoğu adası olan Sahalin’e kadar gitti. Tıpkı Tolstoy gibi, bir köye yerleşerek  kendini yazmaya verdi. Bir süre sonra  Petersburg’a dönse de köylülere yardım için düzenlenen eylemlere destek vermekten de kaçınmadı. Sağlık nedenleriyle taşındığı Kırım’da kendi ifadesiyle ‘Edebiyatı onurlandıran’ Tolstoy ile yakın dostluk kurdu.

 “Tolstoy bizi çocuk gibi görüyor”

Tolstoy’u hasta yatağında ziyaret eden Anton Çehov, roman ve oyun yazarı dostu Peter Gnedich’e ona olan hayranlığını şöyle aktarıyor; “Ona muazzam derecede hayranım. En çok hayran olduğum nokta da bizi, bütün yazarları hakir görmesi. Bütün yazarlara koca bir boşlukmuş gibi davranıyor demek daha doğru olabilir. Bunu neden yapıyor sizce? Cevap çok basit: Çünkü bize çocuk muamelesi yapıyor. Bizim öykülerimiz, romanlarımız onun eserlerine kıyasla çocuk oyuncağı gibiler.”

“Kimseyi onu sevdiğim gibi sevmedim”

Mektuplarında da Tolstoy’dan bahseden Çehov, ona olan duygularını şöyle anlatıyor: “Hastalığı gitgide kötüleşiyor. Tolstoy’un ölmesinden korkuyorum. Şayet ölecek olursa, hayatımda büyük bir boşluk oluşacak. Çünkü kimseyi onu sevdiğim gibi sevmedim. Ayrıca, Tolstoy’un edebiyatçı olduğu bir dünyada edebiyat ile uğraşmak hem mutluluk verici hem de kolay. Bir edebiyatçı olarak kayda değer hiçbir şey üretmemiş olmanız dahi çok üzücü bir şey olmaz. Zira Tolstoy, hepimizin yerine edebiyatı onurlandırıyor. O, sağ olduğu müddetçe her türlü edebi zevksizlik gölgede kalmaya mahkumdur.”